Aile sosyolojisi, baştan beri sosyolojinin önemli konularından biri. Bu alanda yıllardan beridir dersler verilir, araştırmalar yapılır, kitaplar yazılır. Aile, çeşitli toplumsal boyutlarıyla birlikte ele alınır. Ailenin sosyal değişimleri, tarihi gelişimi, tipleri ve biçimleri, kurumsal yapısı, grupsal kimliği, çocuklar, anne-baba statüleri ve rolleri, evlilik kurumu… Bunlar üzerine araştırmalar yapılır ve öğretimler verilir. Bir yönüyle toplumsal dünya, ailenin varlığı üzerinden giderek anlatılır. Son yıllarda önce Kadın Çalışmaları ve arkasından da Toplumsal Cinsiyet konuları ortaya çıktı. Özellikle toplumsal cinsiyet şimdi epeyce moda. Ancak bu kavram nasıl bir perspektife sahip? Bize neyi anlatmak ister ve hangi derdimize çare olmanın peşinde? Bunları sormadan AB’nin önümüze sürdüğünü taklit etmenin manası yok.

Toplumsal cinsiyet, bir perspektif. iki uçlu bir perspektif. Birincisinde, toplumu cinsiyet temelinde anlamaya çalışır. Erkek ve kadın cinsiyet kimliklerinden hareket ederek toplumsal dünyayı açıklar. Hatta erkek ve kadının ötesinde gay, lezbiyen, homoseksüel ve biseksüel gibi cinsel bunalımı temsil eden tutumları da kimlik kabul ederek çalışmalar yapar. Bu boyutuyla post-modern kültürel bunalımın ve nihilist kimliğin izafiliğini benimser. Farklı cinsiyet tercihlerinden bahseder. Bunu bilim kabul eder ve yayar. İkinci ucunda ise cinsiyeti toplumsallığa indirgeme vardır. Cinsiyeti tamamen sosyolojik görür. İngilizce “gender” kavramıyla cinsiyetin biyolojik gerçekliğin ötesinde tamamen “kültürel” olduğunu savunur. İnsanların beşeri kültürel üretimlerle birlikte toplum içinde bize belli bir cinsiyet kimliği yüklediklerini iddia eder. Buna göre insan toplum içinde erkek olur ve yine toplum içinde kadın olur. Cinsiyet tamamen inşa edilen bir fenomen. Bu nedenle doğal olan, evrensel kabul edilen ve biyolojik yapımızla birleşen bir cinsiyet kimliği yoktur.

Toplumsal cinsiyet perspektifi bu nihilist ve kültürcü bakışıyla biyolojik gerçekliği reddeder. Biyolojik gerçeklik ikinci plana düşer. Cinsiyetimizi belirleyen bir şey olmaktan çıkar. Bunun sonucunda da bedenimizi istediğimiz zaman erkek ya da kadın yapabiliriz! Hatta bugün yüzlere yaklaşan operasyonlar geçirerek kadın ve erkek ötesi olmaya çalışan garip varlıklar var. İnsanın reddedilen bu biyolojik gerçekliği, baskıcı bir kültürel zorbalık tarafından insandan koparak biçimden biçime giren ve kendini kaybeden bir yaratığa döner. Cerrahi müdahalelere erkek ya da kadın olan insanlar sıraya giriyor artık. Bedenini tercih etme özgürlüğünü yaşama çılgınlığında özünü de kaybeden bir duruma düşer.

Toplumsal cinsiyet çalışmaları cinsiyetin metafiziğini de reddediyor. Oysa bizim erkek ya da kadın olmamızın ontolojik bir temeli var. Özellikle İslam için bu böyledir. Bedenimizin ötesine uzanan bir ruha işaret eder bu. Bu ruhu kaybettiğimiz zaman kendimizi içinde anlamlandıracağımız öz(arche) de kayıplara karışır. Metafiziğini kaybeden bir cinsiyet anlamını da kaybeder. Sonsuz arayışlar içinde salınıp durur. Bedenin yurtsuzlaşmasıdır bu. Bedenin salt kültürleşmesi… Kültür değiştikçe o da değişecek. Oynak kültürde o da oynaklaşacak.

Türkiye’ye toplumsal cinsiyet tezi kötü bir kopya olarak geliyor. Doğrudan kadın erkek eşitliği, kadın hakları, kadına şiddetin engellenmesi gibi kadın etrafında şekillenen bir söyleme dönüşüyor. Bilim çalışmasının ötesinde bir ideoloji ve söylemdir. Bununla uğraşanlar bütün kadın meselelerine çözüm bulacaklarını sanıyor. Hatta cinsel sapmaları normal gösteren bir bilim kültürü içinde de çalışıyorlar.

Elbette bilim dalları da araştırma yöntemleri de değişebilir. Toplumsal cinsiyet de bir araştırma perspektifi imkânını sunabilir. Ancak onu doğru bir içerikle ele alırsak bu mümkün. Benim bakışımda toplumsal cinsiyet, cinsiyetin biyolojik ve ontolojik boyutları yanında sosyolojik veçhesini anlamaya yönelen bir girişim. Cinsiyetin içine doğduğu toplumsal dünyanın önemini vurgular. Ancak cinsiyet sıfırla doğamaz bu dünyaya. Bir biyolojisi ve metafiziği vardır. Daha sonra toplum bize erkek olma ve kadın olmayı öğretir. Kent içinde yetişen erkek ile köy içinde yetişen erkek, elbette kültürel farklılıklar taşır. Fakat bunlar erkek özlerini ve kadın özlerini belirleyecek düzeyde değiller. Toplum bize kadını reddederek kadını öğretemez ya da erkeği reddederek erkeği öğretemez. Bunu ancak Tanrı olmaya kalkışan şaşkınlar yapar! Yani ideolojilerle insanları ve toplumları sıfırdan yaratmanın peşinde olan lanetliler! Bugün toplumsal cinsiyet ideolojisi üretenler de lanetliler kabilesinde yer alan şaşkınlar!

Kaynak: https://www.yenisafak.com/yazarlar/ergunyildirim/toplumsal-cinsiyet-kabilesinin-saskinlari-2048798

0 cevaplar

Cevap bırakın

Yorum yapmak ister misiniz?
Katkıda bulunmaktan çekinmeyin!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir